
Bir Müslüman Neden Korku ve Ümit Arasında Yaşamalıdır?
İslam dini neden korku ve ümit arasında yaşamayı tavsiye eder? Bir Müslüman neden korku ve ümit arasında yaşamalıdır? Korku ve ümit dengesi içinde kulluğa devam etmek...
İlâhî imtihan gereği şeytan, insana musallat hâldedir.
MÜSLÜMAN NEDEN KORKU VE ÜMİT ARASINDA YAŞAMALIDIR?
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in buyurduğu gibi, şeytan, insanın vücudunda, kanın dolaştığı gibi dolaşır ve kalbe birtakım korkular, endişeler, vesveseler verir.[1]
Rabbimiz de şöyle buyuruyor:
“O sinsi şeytanın üflemelerinin şerrinden.” (en-Nâs, 4)
“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni tahrik edecek olursa hemen Allâh’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işiten, kemâliyle bilendir.” (el-A‘râf, 200)
Nitekim Cenâb-ı Hak da hac ibadetinde bir sembol olarak mü’minlere şeytanı taşlatıyor. Demek ki mü’min, hayatının her ânında şeytanı taşlayacak.
Nasıl taşlayacağız?
Bol bol amel-i sâlihler işlemek sûretiyle taşlayacağız.
Maddî-mânevî temizliğimize dikkat edeceğiz.
Dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmekle şeytanı taşlayacağız.
Her işimize başlarken; «
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
» diyerek, Cenâb-ı Hakk’a sığınacağız.
Yani şeytan taşlama sadece hacda vâcip bir ibadet değil, ömrümüz boyunca sâlih amellerle şeytanı taşlamaya devam edeceğiz. Aksi hâlde şeytan bizi taşlamaya başlar.
Fakat bu suâli soran kardeşimizin gönlünü meşgul eden bu endişe, aslında kalbindeki îmânın bir tezâhürüdür. Zira asr-ı saâdette şöyle bir hâdise yaşanıyor:
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bir gün Hanzala -radıyallâhu anh-’a rastlar. Hâl ve hatırını sorar. Hanzala -radıyallâhu anh- büyük bir hüzün ve endişe içinde:
“–Hanzala münâfık oldu, ey Sıddîk!” der.
Hazret-i Ebû Bekir, hayretle:
“–Sübhânallâh! Bu nasıl söz böyle?” deyince, Hanzala -radıyallâhu anh- sözlerine şöyle devam eder:
“–Biz, Hazret-i Peygamber’in sohbetinde iken, O bize cennet ve cehennemi hatırlatıyor, hattâ onları gözümüzle görüyormuş gibi bir hâle bürünüyoruz. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrundan çıkıp çoluk-çocuğumuz ve dünyevî maîşetimizle meşgul olmaya dalınca da, duyduklarımızın pek çoğunu unutuveriyoruz. (O’nun sohbetindeki feyz ve rûhâniyetimizi kaybediyoruz.)” der.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Vallâhi, buna benzer hâller bizde de oluyor.” diye karşılık verir.
Bunun üzerine ikisi kalkıp doğruca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in huzûruna varır ve durumu kendisine arz ederler. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara şöyle buyurur:
“–Canım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, benim yanımdaki hâlinizi devamlı muhafaza edip, zikr-i dâimî üzere olabilseydiniz, yatakta yatarken de yollarda yürürken de melekler sizinle musâfaha ederlerdi. (Üç defa tekrarlayarak):
«–Yâ Hanzala! Bazen öyle, bazen de böyle olur!»” (Müslim, Tevbe, 12)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bile kendisinin münâfıklar içinde olup olmadığını Huzeyfe -radıyallâhu anh-’tan sorardı.
Yani sahâbenin büyükleri bile îmanları hususunda endişe duymuşlardır. Bu endişe bile bir îman alâmetidir. Esâsen bu hususta endişe duymamak, yani son nefesini îmanla verebileceğini âdeta garanti görmek tehlikelidir.
Fakat bunu vesvese hâline de getirmemek îcâb eder. Mü’minler olarak dâimâ; “beyne’l-havfi ve’r-recâ” yani “Allâh’ın rahmetinden mahrum kalma korkusu ile ilâhî rahmete nâil olma ümidi arasında” bir denge içinde kulluğumuza devam edeceğiz.
Dipnot:
[1] Bkz. Buhârî, Îtikâf, 11; Müslim, Selâm, 23-25.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Toplumu Hayırlı Gençlik 2, Erkam Yayınları
YORUMLAR