Gazze’deki Soykırımdan Suriye’deki Yeni Döneme

İsrail-Gazze arasında neler oluyor? İsrail’i kim durdurabilir? Suriye’de yeni dönem ne getirecek? Suriye’nin bölünme riski tamamen ortadan kalktı mı? Beytullah Demircioğlu yazdı.

Küresel sistemdeki türbülans olanca hızıyla devam ediyor. Ekonomik ve siyasi anlamda güç kaybeden Batı dünyasındaki çözülme sürüyor. Trump dönemiyle birlikte Transatlantik ilişkilerindeki baş aşağıya gidiş daha da ivmelendi. Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da ABD’ye yönelik güven bunalımı derinleşiyor.

Batı ittifakı neden çatırdıyor, bu ayrışma nereye varır? ABD’nin, Avrupa’nın güvenlik mimarisinden elini eteğini çekmeye başlamasıyla geleceği tartışılan NATO’nun sonu geliyor mu? Avrupa, güvenliği açısından ortaya çıkan güç boşluğunu nasıl dolduracak? NATO’nun ikinci büyük ülkesi Türkiye bu noktada nasıl bir rol üstlenebilir? Bu minvaldeki sorular Ukrayna-Rusya ve ABD-AB eksenini meşgul ediyor.

Hiç kuşkusuz dış politika gündeminin en yürek yakan konusu Gazze’deki soykırım. Siyonist yönetim geçen ay Ramazan ayında bir sahur vaktinde ateşkes anlaşmasını sonlandırdıktan sonra vahşetine, katliamına kaldığı yerden devam etti.

Soykırımcı işgal devletinin katil yöneticileri ne yapmak istiyor? Gazze’yi sürgünle boşaltamayan işgal devleti ve suç ortağı ABD bunu soykırımla mı gerçekleştirecek? Belki çok daha önemli soru katil işgal devletini ve hamisi ABD’yi kim durduracak?

Şam yönetimi ile PKK terör örgütünün Suriye uzantısı SDG arasında varılan uzlaşıyla birlikte Suriye’de yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönemin ne getireceği ne götüreceği tartışılıyor. Fırsatlar kadar risklerden de bahsediliyor. Gazze’deki soykırımına yeniden dönen işgal devleti Suriye’de de provokasyonlarını sürdürüyor. Bu noktada İsrail ve İran’ın Suriye'nin başarısız bir devlet olmasını neden istediği sorusu ön plana çıkıyor.

-Küresel gündemin bu yoğun başlıklarına yerimiz ölçüsünde değinmeye çalışacağız. Değerlendirmelerimize Siyonistlerin soykırım savaşına geri dönüşleriyle başlayalım.

SİYONİSTLER SOYKIRIMDA YENİ AŞAMAYA GEÇTİ

Gazze’de 19 Ocak’ta yürürlüğe giren ateşkesi sonlandıran terör devleti İsrail, Ramazan ayında sahur vaktinde, ABD’nin de onayıyla Filistinlilere yönelik yine vahşi bir katliam gerçekleştirdi. Kadın, çocuk yüzlerce masum insani bir gecede katledildi.

Netanyahu ve çetesinin, Gazze’de iki ay süren ateşkesi bozup soykırımına kaldığı yerden devam etme kararı alması bir kez daha dünyaya seri katil olduklarını, asla kendilerine güvenilmeyeceğini gösterdi. Lübnan’da sağlanan ateşkesi onlarca kez ihlal eden, Lübnan’daki, Suriye’deki işgalini sürekli genişleten, seri katiller sürüsüyle barış yapılamayacağı bir kez daha teyit edilmiş oldu.

NETANYAHU NEDEN SOYKIRIMA GERİ DÖNDÜ?

Netanyahu ve faşist ortakları ateşkesi sonlandırma gerekçesi olarak Hamas’ın rehineleri bırakmamasını gösterdi. Oysa bunun doğru olmadığını İsrail medyası bile yazıyor. Herkes biliyor ki Netanyahu ve çetesinin Hamas’ın elindeki esirleri geri almak gibi bir önceliği yok. Rehine aileleri bu yüzden aylardır Netanyahu yönetimini protesto ediyor. Onun önceliği siyasi geleceğini garanti altına almak. Bu noktada soykırım savaşını kendi iç siyasi krizlerinden “kurtuluş aracı” olarak görüyor ve kullanıyor. Gazze’deki rehinelerin hayatlarına mal olsa bile bu yaklaşımını sürdürüyor.

SERİ KATİLLER SÜRÜSÜNÜ KİM DURDURACAK?

Netanyahu çetesinin katliamlarını bu denli pervasızca gerçekleştirmesinin en önemli nedeni hiç kuşukusuz sırtını dayadığı ABD. Dünyaya barış getirmek için geldiğini söyleyen Donald Trump Siyonist vahşeti onaylayarak onların kölesi olduğunu, aslında sadece Filistin toprakları değil ABD’nin de Siyonistlerin işgali altında olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Siyonistlerin soykırım savaşına yeniden dönüşteki pervasızlığının bir diğer önemli nedeninin Arap ve İslam dünyasının içinde bulunduğu acizlik daha doğru ifadeyle zilletten kaynaklandığını söylemek gerekiyor ne yazık ki. “Arap rejimlerinin Gazze’de yaşananlar karşısındaki sessizliği, sadece yanlış bir siyasi duruş değil, aynı zamanda Arap tarihine leke süren bir utançtır.” diyor el-Arabi21’in yazarı Zahir Salih haklı olarak.

Bu arada “savaş sonrası döneme” ilişkin tartışmalar da sürüyor. Hamas, Gazze’yi Hamas’ın dışındaki bir destek komitesinin yönetmesini öneren Mısır planına onay verirken. İsrail ve ABD buna karşı çıkıyor. Trump, Gazze konusundaki kendi planından geri adım atmış değil. Tehditlerini sürdürüyor.

Trump’ın Gazze planı çerçevesinde Gazzelilerin gönderileceği yerler olarak şimdilerde Sudan ve Somaliland’ın adları ön plana çıkartılıyor. ABD basınında yer alan habere göre Trump, askeri üs karşılığında Somali devletinden ayrılma aşamasındaki Somaliland'ı tanımak ve 'ABD ve Gazze mültecilerini' almak için görüşmelere başladı.

-Evet Gazze İslam dünyasının çaresizliği, acizliği ve ne yazık ki düştüğü zillet yüzünden büyük acılar yaşıyor. Gazze’de bir günde yüzlerce çocuk kadın Siyonistlerce katledilirken İslam dünyası olarak sesimiz çıkmıyor. Elimiz kolumuz bağlı sadece seyirci durumundayız. Protestolarımız dahi Batı dünyasında gerçekleştirilen protestoların gerisinde. Eleştirilerin, kınamaların, boykotların ötesinde bir şey yapılması gerekiyor artık. Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Ali Karadaği’nin söylediği gibi "Fiili adımlar içermeden yapılan açıklamalar, İsrail'e suçlarına devam etmesi için yeşil ışık yakmak anlamına geliyor."

SURİYE’DE YENİ DÖNEM NE GETİRECEK?

“Terörsüz Türkiye” mottosu uzun zamandır iç politikanın en önemli gündem maddelerinden biri olarak konuşuluyor, tartışılıyor. İçeride bu konuda önemli adımlar atıldı, atılmaya devam ediliyor. Türkiye'nin 40 yılına, on binlerce canına mal olan musibetin çözümü için cesur girişimlerde bulunulurken bu girişimlerin bölgede özellikle de Suriye sahasındaki yansımalarının ne olacağı merak konusuydu. Aslında Türkiye’nin terör örgütüne silah bıraktırma çağrısı Türkiye’den daha çok Suriye üzerinde doğuracağı sonuçları açısından önem arz ediyordu. Zira içeride başarılı şekilde yürütülen terörle mücadele, terör örgütünün Türkiye içerisinde eylem yapma kabiliyetini tamamen bitmiş durumdaydı.

Örgütün Suriye uzantısının şemsiye yapısı “Suriye Demokratik Gücü” (SDG) İmralı’daki terör örgütü başının silah bırakma çağrısına olumlu cevap vermese de Şam yönetimi ile masaya oturmayı kabul etti. Yeni Suriye yönetimi ile SDG arasında varılan 8 maddelik mutabakatın en önemli çıktısı Suriye’nin toprak bütünlüğü konusundaki riskleri minimize etmesi oldu. Anlaşmaya göre din ve etnik fark gözetmeksizin tüm Suriyelilerin siyasi süreçlere katılımı, devlet kurumlarından liyakat dayalı görev almaları garanti altına alınacak. Kürtler, Suriye devletinin asli bir bileşeni olarak kabul edilecek ve vatandaşlık ile anayasal hakları garanti altına alınacak.

ZOR OYUNU BOZDU

Terör örgütünün Suriye uzantısını masaya oturtan en önemli neden sahadaki gerçeklik oldu denebilir. Suriye’de Esed rejiminin devrilmesi sonrası Rusya ve İran’ın denklem dışı kalması, Trump yönetiminin öngörülemezliği, ABD’nin Suriye’deki askerlerini çekeceği yönündeki beklentiler ve tabi Türkiye’nin ödün vermeyen politikası nedeniyle terör örgütünün Suriye uzantısı SDG’’yi masaya oturtmak zorunda bıraktı. Bir diğer deyişle zor oyunu bozdu. Örgütün diline pelesenk edilen özerklik ve federasyon gibi talepler rafa kalktı.

SURİYE’NİN BÖLÜNME RİSKİ TAMAMEN ORTADAN KALKTI MI?

 Bundan sonra Suriye’nin geleceğine dair genel anlamda temkinli bir iyimserlik hâkim. Türkiye “bekleyip göreceğiz” diyor. Anlaşmanın kâğıt üzerinde kalması ya da başka yöne evrilmesi halinde harekât dâhil bütün seçeneklerin masada olduğunu söylüyor. Yani Suriye’nin geleceğine ilişkin riskler tamamen ortadan kalkmış değil. O risklerin başında da Suriye’nin etnik ve mezhep anlamdaki yumuşak karnına yönelik içeriden ve dışarıdan yürütülen tahriklerin, provokasyonların ardı arkasının kesilmemesi geliyor. Geçen ay Nusayri azınlık üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan provokasyon örneğinde olduğu gibi.

Siyonist yönetim Suriye’de değişen denklemden en çok endişe duyan taraflardan biri. Bir diğeri de İran. Her ikisi de Şam-SDG uzlaşısından bir hayli rahatsız oldu. İşgal devleti Suriye'nin devlet olarak bir arada kalmasını istemiyor. Bu doğrultuda Kürt, Alevi ve Dürzi azınlık üzerinden provokasyonlarda bulunuyor. Şam yönetimi ile SDG arasında varılan mutabakatın, İsrail’in “azınlık ittifakı” planını çökerttiği söylenebilir. En azından şimdilik… Siyonistlerin, Dürziler, Kürtler, Aleviler ve Hıristiyanları içeren bir ittifak oluşturulma çalıştığı biliniyordu.

İsrail basını, PKK’nın silah bırakma kararı ve ardından SDG ile Şam yönetimi arasındaki varılan mutabakatın Suriye’deki dengeleri Türkiye lehine değiştireceğini ve bu durumun İsrail’in güvenliğini doğrudan etkileyebileceğini dile getiriyor. İsrail gazetesi Yedionoth Apronoth’a konuşan eski istihbarat yetkilileri İsrail ordusunun Türkiye ile çatışmalara hazırlanması gerektiğini ifade ediyor.

Siyonistlerin kaygıları boş değil aslında.  Suriye’de değişen dengeler sonrası Türkiye’nin işgal devletinin komşusu haline geldiğini hemen herkes söylüyor. Türkiye’nin askeri yardımlarıyla Siyonistlere maliyet çıkartma potansiyeline kavuşacak yeni Suriye ihtimali Siyonistleri endişelendiriyor…

-Her ne kadar gizlemeye çalışsa da terör örgütü liderinin silah bırakma çağrısı ve ardından SDG’nin Şam yönetimi ile imzaladığı anlaşmadan rahatsızlık duyan bir diğer bölge ülkesi İran. Bu rahatsızlığı hem Tahranlı siyasilerin açıklamaları hem de İran medyasına yansıyan haber ve yorumlar net bir şekilde ortaya koyuyor. Mesela, İran medyasından Şark gazetesinin “Öcalan’ın Zehir İçmesi, İran İçin İyi Bir Haber Değil” başlıklı analizde İmralı’nın çağrısının İran açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceği savunuluyor. Gazetenin analizinde terör örgütü liderinin bu çağrısının nedeni şöyle gerekçelendiriliyor: “Suriye’deki gelişmeler, Trump’ın yeniden Başkan seçilmesi, Türkiye’nin Kafkasya’dan Orta Asya’ya, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar nüfuzunu genişletmesi ve Avrupa’nın Rusya ve ABD baskılarına karşı koymak için Türkiye’yi yanında tutma ihtiyacı hissetmesi, Öcalan’ı silahlı mücadeleyi bıraktığını ilan etmek zorunda bırakmıştır.” Analize göre bu süreç Ankara’nın bölgesel nüfuzunu daha da artıracak, İran’ın manevra alanını ise daraltacak.

“NE OLACAK ŞU AVRUPA’NIN HALİ?”

Küresel gündemin Türkiye’yi de çok yakından ilgilendiren bir başka meselesi “Ne olacak şu Avrupa’nın hali?” sorusu etrafında şekilleniyor. Hakikaten Avrupa bir müddettir hasta adam kıvamında. Trump dönemiyle birlikte durumu daha kötüleşecek gibi duruyor.  ABD ile yaşadığı ekonomik ve güvenlik eksenli tartışmalar sonrası karşı karşıya kaldığı zorluklar sebebiyle amiyane ifadeyle kıvranıyor. Özellikle Trump’ın Avrupa'daki güvenlik taahhütlerini azaltma hatta ABD’nin NATO’dan ayrılma ihtimali sonrası Avrupa’nın kendi güvenliğini nasıl sağlayacağı meselesi hararetli bir şekilde tartışılıyor.

Batılı analizlerde Avrupa’nın, ABD’den boşalan güç boşluğunu Türkiye’nin doldurabileceği yorumları dikkat çekiyor. Mesela, İngiliz The Telegraph gazetesi: "Türkiye, hem kara hem de deniz sınırlarında stratejik öneme sahip bir ülke olarak, Rusya ve Ukrayna arasında yaşanan savaşta önemli bir oyuncu konumuna geldi. Ülke, Karadeniz’deki stratejik geçiş noktalarına sahip olmasıyla, savaş gemilerinin denize açılabilmesi için kritik bir rol üstleniyor. Ayrıca, Türkiye'nin ordusu NATO’nun ikinci büyük askeri gücü konumunda ve bu da Türkiye’yi Avrupa’nın savunmasında kritik bir ortak yapıyor." diyor.

“Avrupa, Ukrayna-Rusya ekseninde, Afrika ve özellikle Suriye başta olmak üzere Orta Doğu'da, ABD'nin geri adım attığı her yerde Türkiye devreye giriyor.” yorumunda bulunan ABD’li düşünce kuruluşu Foreign Policy, küresel sistemin geçtiği bu son süreçte, Türkiye’nin dünya çapında en güçlü askeri güçlerden biri haline geldiğini, diplomatik arabulucu rolünü üstlendiğinin altını çiziyor.

Suriye’de artan etkisi ve Türkiye ile komşu haline gelmesinden dolayı endişelenen işgal devleti gibi Yunanistan da Türkiye’nin Avrupa’nın güvenlik mimarisinde rol üstlenebileceğinden kaygılı. Yunan medyasından Kathimerini Türkiye’nin bölgede artan etkisini şu sözlerle özetliyor:

“Washington’un geri çekilmesiyle oluşan boşluğu doldurmak isteyen ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor. Erdoğan, küresel siyasette daha büyük bir rol üstlenmeye kararlı görünüyor. Ukrayna savaşındaki etkisinden Orta Doğu ve Afrika’daki nüfuzuna, hatta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Müslüman bir ülkenin daimî üye olması gerektiği yönündeki önerisine kadar, Türkiye'nin küresel etkisini artırma hedefi net şekilde görülüyor.”

Kaynak: Beytullah Demircioğlu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 470

İslam ve İhsan

SURİYE BU HALE NASIL GELDİ?

Suriye Bu Hale Nasıl Geldi?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.