Günümüzde Haramların Normalleşmesine Karşın Müslümana Düşen Vazife Nedir?

VİDEOLAR

Günümüzde haramlar normalleşiyor. Modern çağın bir bunalımı olan bu hâlden nasıl kurtuluruz? Böyle davranan insanımıza nasıl yaklaşmalıyız? Osman Nûri Topbaş Hocaefendi cevaplıyor.

Haram olan bir şeyi helâl veya helâl olan bir şeyi haram görmek anlamına gelen “istihlâl” îtikad kitaplarımızda “küfür” olarak belirtilmektedir. Bugün insanlar arasında yaygın hâle gelen;

“Efendim bugün bunu yapmayan var mı ki?!” şeklindeki söze sığınılarak maalesef birçok haram olan husus, helâlmiş gibi telâkkî edilmektedir.

Modern çağın bir bunalımı olan bu hâlden nasıl kurtuluruz? Böyle davranan insanımıza nasıl yaklaşmalıyız?

  • Cevap:

Hakîkaten günümüzde bilhassa fâiz, kadın-erkek ihtilâtı, mîras hukuku, tesettür gibi birçok hususta helâl ve haram hudutlarına riâyet edilmediğini üzülerek görüyoruz. Pek çok haramın hafife alındığına, hattâ günümüz şartları bahane edilerek ilâhî hükümlerde tâdilâta kalkışıldığına şâhid oluyoruz.

Meselâ mîras hukuku… Kimileri, Kurʼânʼın mîras hükümleri o zamana aitti, bugün kadın da çalışıyor diyor. Hâlbuki bu, kadının çalışıp çalışmamasıyla alâkalı bir durum değil, Allâhʼın açık bir emri. Çalışsın-çalışmasın fark etmez. Esasen kadın, eskiden daha çok çalışıyordu. Bağda, bahçede çalışıyor, sonra da gelip evinin hizmetini görüyordu…

İnsanı yaratan Allah, kâideleri koyan da Cenâb-ı Allah... Kulunu en iyi bilen, onu yaratandır. Kulu için neyin saâdet neyin felâket getireceğini en iyi bilen, Cenâb-ı Hak’tır. O, kulunun fıtratına göre kânunlar koymuş ve ebedî saâdetin bu kanunlara uymakla mümkün olacağını beyan etmiştir.

Bizler; haramı helâl, helâli haram kılmaya salâhiyetli değiliz. İnsanın kendini böyle bir yetkiye sahip görmesi, Cenâb-ı Hakkʼa karşı büyük bir cürʼetkârlık ve haddini bilmezliktir.

Şeytan, ilâhî emre teslîm olup itaat etmek yerine; kendi akıl ve bilgisine güvenerek Allâhʼın emrini sorgulayıp Oʼnunla cidâle kalkışmıştı.

Tıpkı bunun gibi, bugün de Cenâb-ı Hakk’ın emrine râm olacağı yerde, kibir şaşkınlığına dûçâr olan bazı “âlim” etiketli kimselerin, kendi dindarlıklarını sorgulamak yerine, dinlerini sorguladıklarına şahit oluyoruz. Vahye tâbî ve teslîm olmak yerine, onu güyâ akıl ve bilim terâzisine vurup, nâkıs akıllarıyla kavrayamadıkları ilâhî hakîkatlere;

“‒Bunlar tarihseldir, nâzil oldukları zamana mahsustur, günümüzde geçersizdir.” diyerek, iptal mührü vurma cürʼetine kalkıştıklarını görüyoruz.

Hakkında âyet ve hadis (yani nass) bulunan meselelerde zamanın durumuna göre değişme olamaz. Eğer bunların zamanın durumuna göre değişmesi gerekseydi, Cenâb-ı Hak yeniden peygamber ve kitap gönderirdi. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de insanlığın kıyamete kadar ihtiyaçlarına cevap verecek hükümlerini beyan buyurmuştur. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de âhir zaman peygamberidir. O’nun bildirdiği hükümler de kıyâmete kadar geçerlidir.

Dolayısıyla helâl-haram hudutlarının tâyini, insanlara değil, Allâhʼa ve Oʼnun emriyle Peygamber Efendimizʼe aittir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, insanı yaratan ve onun hangi kâidelerle saâdete ereceğini en iyi bilen, Cenâb-ı Hakʼtır. Nefs ve şeytan gibi engellere mâruz bulunan insanın, ebedî saâdeti için doğru yolu kendi kendine tespit etmesi mümkün değildir. Zira insan enfüsî bir varlıktır, kendi duygu ve düşüncelerine göre kendine bir yol çizme temayülündedir.

Kula düşen, kendi görüşüyle amel etmek değil, Allâhʼa teslim olmak, Oʼnun emir ve nehiylerinin, kendisi için en hayırlı olduğunu kabul etmektir.

Allâhʼın haram kıldığı şeyler, hem bedene hem de rûha zararlıdır. Helâl kıldığı şeyler de hem ibadete feyz ve rûhâniyet verir, hem de sıhhat ve huzura vesîle olur.

 Şunu da hatırımızdan çıkarmayalım:

Herkes bir kanunu çiğnese, o kânun, kânun olmaktan çıkmaz. Bu bir hukuk mantalitesidir. Herkes yanlışa meyletse bile müslümanlar olarak doğrunun safında yer almakla mükellefiz.

Bir günahı toplumun büyük bir kesiminin işliyor olması, o günahı meşrû hâle getirmez. Bu itibarla; “Uydum kalabalığa!” gafletinden kurtulmalıyız.

Kendimizi, içinde yaşadığımız toplumun gâfil kesimiyle değil, asr-ı saâdet toplumuyla mîzân etmeli, kendimize ashâb-ı kirâmı örnek almalıyız. Toplumdaki umumî gaflete bakarak, kendi dindarlığımızı yeterli görme hatâsından kurtulmalıyız.

Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûresiʼnin 100. âyetinde;

“Muhâcirler, Ensâr ve onlara tâbî olan ihsan sahipleri…” buyuruyor.

Sahâbe-i kirâm, bir fazîletler medeniyeti inşâ etmişti. Bugün bizler sahâbî olamayız ama, onlara güzelce tâbî olan, yani İslâmʼı onların samimiyet ve fedakârlığıyla yaşamaya gayret edenlerden olursak, Cenâb-ı Hak bizden de râzı olur -inşâallah-…