Nimetin Hikmetine Göre Hareket
Şükür: Nimetin maksat ve hikmetine uygun olarak hareket etmektir…
İmam Gazzâlî, insanın fiilleri itibariyle ya küfran-ı nimet ya da şükran-ı nimet içinde olduğunu belirtir. İnsan, elindeki imkânları ve nimetleri maksadına uygun kullandıkça nimetteki hikmet ortaya çıkar, tamamlanır ve böylece şükür vazifesi yerine getirilmiş olur. Aksi takdirde eşya ve imkânların varlık sebebine muhalefet ederek bağlamı dışında kullanılması hikmetin tezahür etmesine mâni olmak demek olup küfrân-ı nimette bulunmak, yani nankörlük etmek demektir.[1] Bu sebeple şükür, nimetin maksat ve hikmetine uygun kullanılarak adaletin tesis edilmesi demektir.
Şükür, nimeti verenin mevcudiyetini ve kudretini kabul etmeyi gerektirir. Dolayısıyla şükür Müslümanın itikadını tahkim eden ve Allah Teâlâ'ya olan imanını artıran önemli îtikâdî bir husustur. Nitekim küfür (كفر) kelimesi Arapça'da bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamında kullanılmaktadır. İman etmeyen kimseler iman nimetine şükretmemelerinden ve imanı başka inançlarla örtmelerinden dolayı îtikâdî anlamda nankörlük yapmaktadırlar. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim’de “kâfir” kelimesi bazı ayetlerde “iman etmeyip küfreden kimseler” için kullanılırken bazı ayetlerde “küfran-ı nimet edip nankörlük eden kimseler” için kullanılmaktadır.
NİMETİN KUL ÜZERİNDE TEZAHÜRÜ
Şükür, verilen nimetin kul üzerinde tezahür etmesidir. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Allah Teâlâ, verdiği nimeti kulun üzerinde görmekten hoşlanır”[2] buyurduğu hadisinin bir manası da nimetin şükür kapsamında kulda tezahür etmesidir. Nitekim bu hadis, dünyaya dalmak ve gösterişli giyinmek, böbürlenmek, kendini ön plana çıkarmanın meşrulaştırıcı bir gerekçesi değildir. Bilakis şükrü ifa etme konusunda nimetin Allah Teâlâ’nın rızasına muvafık olarak kullanılması demektir. Bu sebeple insan şayet verilen nimeti maksadına uygun kullanmıyorsa o nimet kendisinde tezahür etmiş değildir.
Şükür, nimeti kısır bir döngüye sokmak, pasif bir dil ameliyesi yahut istemsiz yapılan birkaç kelamla geçiştirmek demek değildir. Bilakis her nimetin şükrü, kendi cinsi ile olur.
Kendilerine ilim verilmesine rağmen ilmini talebelerine nakletmeyen, bununla ihlas kıvamında amel etmeyen, kalem ve kelam ile insanlara hakikatleri anlatmayanlar her ne kadar akademik unvana, ilmî icazetlere veya bilgi birikimlerine sahip olsalar da Kur'ân-ı Kerim ıstılahına göre ilimsizdir, cahildir. İlmin şükrü yerine getirilmiyor demektir.
Sermayesi olan kimseler şükrünü, mallarını dünyanın muhtelif yerlerindeki mağdur ve muhtaçların himaye edilmesi, zor durumda olan kimselere sahip çıkılması, İslam’ın anlaşılması, irşat ve tebliğ gibi harcamalar yapılması suretiyle yerine getirebilir. Aksi takdirde kuru bir kâr sevdası peşine düşüyor ve kazançlarını kendileri ve öldükten sonra mirasçıları için bir kısır döngü içinde tutuyorlarsa zenginlik nimetinin şükrü yerine getirmemişler demektir. Ahirette “zenginlik nimetinin şükrünü yerine getirmeyen sermaye sahibi olarak” hesap verecek bu kimseler hükmen fakir mesabesindedir.
Allah Teâlâ'nın kendisine idare etme-yönetme melekesi ve ehliyeti verdiği yöneticilerin, patronların, müdürlerin şükrü, yanında çalışanlarına ve emri/idaresi altındakilere hakkaniyetle davranmak, ahlak-ı hamide ve zarafetler muamele etmek ve yönetmek şeklinde ortaya çıkar. Aksi takdirde yöneticiler, idareciler ve patronlar çalışanlarına hakkaniyet ve hassasiyet yerine nefsaniyet ve enâniyetle muamele ediyorsa, adaleti tesis etmiyorsa, hayra teşvik etmeyip onlara ufuk-alan açmıyorsa, iş tanımlarının dışına çıkarak onları kendi konforu ve kişisel çıkarları için kullanıyorsa kendisine verilen idare etme, fırsat eşitliği sağlama ve yönetme/idare etme nimetinin şükrünü yerine getirmemişler demektir.
Her şeyin olduğu gibi yaşanılan zamanın da şükrü vardır. Çünkü imtihan zamanında kulluk nasıl ki sabretmeyle ortaya çıkıyorsa bolluk ve çokluk, rahat ve müreffeh zamanlarda da kulluk, şükrü yerine getirildikçe ortaya çıkar. İçinde bulunduğumuz zamanın “İslam’a ve Müslümanlara hizmetler üretmeye müsait bir zaman dilimi” olduğu konusunda kimsenin bir şüphesi yoktur. O halde bunun da şükrü, eli kalem tutanların yazdıklarıyla, dili söz üretenlerin kelamlarıyla, sıhhatli olanların beden güçleriyle, vakıfların insani, irfânî, ilmî yatırım ve yetişmiş ihtiyacının karşılanmasıyla, sermaye sahiplerinin cihada gidenlerin teçhizatlarını sağlamasıyla, mağdurların, mazlumların, açlık ve fakirlik sınırının altında olanların elinden tutmasıyla yahut çalıştırdığı kimselerin imkânlarını daha güzel hale getirmesiyle mümkün olabilecektir.
ÖZEL ŞÜKRETMEYE GEREK VAR MI?
İnsan, farkında olmadığı sayısız nimetle karşı karşıyadır. Ancak, elinin altındakini kimi zaman nimet olarak dahi görememe gafletine düşebilmektedir. Hâlbuki insanın sağlıklı olması, boş vaktinin olması, çocuklarının saygılı, alakadar, edepli ve hayırlı olması, anne-babasının hayatta olması, gelininin güler yüzlü, damadının sıcakkanlı ve terbiyeli olması, evlatlarıyla, kardeşleriyle bir imtihanının olmaması büyük lütuflar ve nimetlerdir. Buna rağmen “Bunlar zaten hayatın normal akışında olması gereken sıradan şeyler, bunlara özel şükretmeye gerek var mı?” diye akıldan geçirilebiliyor. Buna mukabil nimeti ulaşmakta zorluk çektiği ve başkalarının elinde olan imkânlar olarak kabul ediyor.
Her bir nimet, şükredilsin diye verilmiştir. Şükrü yerine getirilmeyen nimet yok hükmündedir, ancak hesabı çetindir. Bu sebeple nimet, sadece yenilen yiyecek değildir. İnsani muamele, hoş sohbet, alaka ve güler yüz yahut dert dinlemek de birer nimettir. Şükür ise nimetin garantisi, mevcudun muhafazası, elden gitmesinin önüne geçilmesi demektir.
İnsan şükredemiyorsa, elindeki nimet gittiği için hayıflanmaya da hakkı yoktur. Kadri bilinmeyen nimetin akıbeti mahrumiyettir. Ve nimet sonrasında gelen fakirliğin verdiği ızdırap nasıl büyükse mahrumiyetle cezalandırılmak da aynı derecede tahammülü zordur.
Kendimizi muhasebe ederek şunu sormamız ve cevabını vermemiz gerekiyor: elimizden bunca maddi-manevi, iktisadi, siyasi, ilmî, akademik, resmî/gayr-i resmî nimet ve imkân varken, Kur'ân kursları, imam-hatipler, camiler, ilahiyatlar, vakıflar, hayır kurumları sayıca had safhaya ulaşmışken bunların varlık sebebine göre şükrünü yerine getirebildik mi? Bunca nimetin gökten rahmet gibi yağdığı, bunca boca edilircesine gelen nimetten faydalanmamak için adeta şemsiye tutmak gerektiği bir zaman diliminde şükür namına ne yaptık? Nimetler hatta mağdurları himaye edecek imkânlar içindeki Müslümanlar olarak üzerimize düşeni yerine getirebildik mi, şükrünü ifa edebiliyor muyuz? Daha da önemlisi imkânlar bu kadar seferber edilmiş iken bu nimetlerden mahrumiyetle tecziye edilecek olursan nasıl telafi edeceğiz ve zor günler için nasıl bir hazırlık içindeyiz?
O halde bize düşen, Hz. Yûsuf’un (a.s.) yedi sene süren bolluk döneminde rehavete düşmeden, daha sonra vuku bulacak yedi senelik kıtlık zamanı için uyguladığı ihtiyata dayalı iktisadi yönetim şeklinde olduğu gibi imkânların bu kadar fazla olduğu bir dönemde üzerimize düşen maddi-manevi şükrü yerine getirmek, yokluk ve zorluk zamanları için “imkân, yetişmiş insan ve adam” rezervi yapmak olmalıdır.
Hülasa insan kulluk etmek için yaratıldığına ve salih ameller işleyenlerin ortaya çıkması için dünyaya gönderildiğine göre kulluk mahzâ şükürden ibarettir demektir
Dipnotlar:
[1] Ebû Hamid Muhammed el-Gazzâlî, İhyâ-u ulûmi’d-Dîn (Dımaşk: Dâru’l-Feyhâ, 2011), 5/183, 187. [2] Tirmizî, Edeb 54.
Kaynak: Mehmet Büyükmutu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 470