
“Oku” Emri ile Anlatılmak İstenen Nedir?
Kurʼân-ı Kerîm’de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e verilen “oku” emrinin mânâsı/anlamı nedir?
Mâlum olduğu üzere Kur’ân’dan ilk nâzil olan âyet;
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) tâlimâtıdır.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’E VERİLEN “OKU” EMRİNİN MÂNÂSI
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında bütün ümmete verilen bu ilâhî emrin, geniş bir mânâ ve mâhiyeti bulunmaktadır.
Mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın kavlî âyetleri olan Kur’ân’ı da, kevnî âyetleri olan şu cihan dershanesindeki varlıkları da gönül gözüyle ve en önemlisi “Rabbinin adıyla” okuyacak. Yani besmeleli bir tahsil hayatı olacak mü’minin. Rabbinin yeryüzündeki bir şâhidi ve halifesi olduğu şuuruyla okuyacak. Materyalist, ateist, seküler bakış açılarıyla değil, îman ve irfan ufkundan okuyacak.
Bu sayede ilmini irfan hâline getirecek. Dünyevî tahsili, uhrevî tahsille mezcedecek. Yani çift kanatlı bir tahsil hayatı yaşayacak. Aksi hâlde nasıl ki tek kanatlı bir kuş uçamayıp aç kedilere yem olursa, tek kanatlı bir tahsil de insanı hakka ve hayra ulaştıramaz.
Üniversite okumuş, genel kültürü ve bilgi seviyesi gayet yüksek nicelerini görüyoruz ki -maalesef- Kur’ân ve Sünnetʼten haberleri yok. Yaptıkları tahsilin de, Kur’ân ve Sünnet’te medhedilen “ilim” olduğunu zannediyorlar.
Hâlbuki insanı zihnen ve kalben Allâh’a vâsıl etmeyen, yani ilâhî kudret ve azameti idrâke ulaştırmayan bilgiler, kişiye belki bu dünyada bir diploma, bir etiket, bir makam-mevkî kazandırır, fakat onu ebedî hüsrâna düşmekten kurtaramaz.
Bunun içindir ki Sâmi Efendi Hazretleri, sohbetlerinde asıl ilmin, Allah Teâlâ’nın kudret ve azametini kalpte hissetmek olduğunu ifade ederler ve bu ilme sahip olmanın lüzum ve ehemmiyetini her vesîleyle hatırlatırlardı.
Bir gün ziyaretine gelenlerden biri, hem Hazret’in duâsını almak hem de yeğenlerini tanıştırmak ister:
“–Efendim! Bu delikanlılar Amerika’da okuyup mühendis oldular. Duâlarınızı istirhâm ederiz!” diyerek yeğenlerini takdim eder.
Sâmi Efendi Hazretleri ise:
“–Fakir de Dâru’l-Fünûn mezunuyum. Fakat asıl tahsil, mârifetullâh’ın tahsilidir!” buyurur.[1]
Yani hangi tahsili yapmış olursak olalım, her an muhtaç olduğumuz asıl tahsil, mârifetullah, yani “Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme” tahsilidir.
Fennî ilimler de Cenâb-ı Hakkʼın kâinâta koyduğu kânunların tespitinden ibaret. O ilimlerle Cenâb-ı Hakkʼın kudret ve azametini göreceksin, kalbin vahiyle buluşacak; “Aman yâ Rabbi!” diyeceksin. Bu ilim, seni zikre ve mârifetullâha götürecek.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- vefât ettiğinde, Abdullah bin Mesʻûd -radıyallâhu anh-:
“–İlmin onda dokuzu gitti.” buyurmuştu.
Bunun üzerine sahâbe-i kirâm kendisine:
“–Daha içimizde âlimler var!” dediler.
İbn-i Mesʻûd -radıyallâhu anh- ise:
“–Ben mârifet ilminden bahsediyorum.” cevâbını verdi.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
“…Allah’tan, kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar (gereğince) korkar…” (Fâtır, 28) buyuruyor.
Demek ki, kalpte Allâh’a karşı haşyet ve takvâ hisleri uyandırmayan bir ilim; Allah katında makbul sayılan, âyet ve hadislerde fazîletinden bahsedilen “ilim” değildir. Hâl böyleyken bir de ilim tahsilinde birtakım bahanelerin ardına saklanarak Allâh’ın emir ve nehiylerinden tâvizler vermek, bazı mânevî zaaflara kapı aralamak ve bunları mâzur görmek, müthiş bir aldanıştır!
Okulların açıldığı hafta imam efendiler Cuma hutbelerinde;
“…Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9) âyet-i kerîmesini çokça okurlar.
Hâlbuki bu âyette bahsedilen bilmek; sırf zihne kuru bilgileri istiflemek değildir.
Bilmek; dünyaya geliş ve gidişin sebebini kavramaktır, varlıkların hâl lisânından anlamaktır, hikmete vâkıf olmaktır.
Bilmek; ilâhî azamet tecellîlerine ve kudret nakışlarına âşinâ olup bunlarda sergilenen ibretlerden kalben nasîb alabilmektir.
Bilmek; asıl ihtiyaca cevap vereni bulmaktır. Asıl ihtiyaç ise, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere; “müslüman olarak can verebilmek”tir.[2]
Bilmek; ölmeden evvel nefsin esaretinden kurtularak hakîkat sabahına uyanabilmektir.
Bilmek; ilâhî hesâba çekilmeden evvel, kendini hesâba çekebilmektir...
Bazen soruyorlar:
“–Hocam nerede kariyer yapalım?” diye. Onlara diyorum ki:
“–Önce takvâ üzerine kariyer yapın, sonra nerede isterseniz orada master, doktora yaparsınız.”
İki dershane içindeyiz. Biri dünya dershanesi, diğeri de âhiret dershanesi. Bir mü’minin vazifesi; dünya dershanesini, âhiret dershanesinin içine alabilmektir. Yani dünyadan aldığımız her intibâ; bizleri sebepten Müsebbib’e, eserden Müessir’e, sanattan Sanatkâr’a götürmelidir. Bu şekilde dünya dersleri, âhiret derslerine bir sermâye teşkil etmelidir. İkisini mezcederek yaşamak gerekir. Aksi hâlde, hikmet ehlinin buyurduğu gibi:
“Kim ilmini artırır da ona denk olarak dünyada zühd ve takvâsını artırmazsa, o ancak Allâh’a olan uzaklığını artırmış olur...” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 169)
Tanzîmat’tan bu yana; ülkemizdeki Batı’cı eğitim hamleleri, arzu edilen neticeyi vermedi. Başlangıçta gaye, bilim ve teknikte Batıʼya yetişmekti. Bu hâsıl olmadığı gibi, bir de Batıʼdan üstün olan nice güzel hasletlerimiz, bu tahribat esnasında kaybedildi. Batılılaşma neticesinde, gayr-i müslimlere benzeme belâsına dûçâr olundu.
Hâlbuki bir mütefekkirin dediği gibi:
“Düşmana asıl mağlûbiyet, ona benzemektir.”
Bugün de Batıʼda tahsil görmeye çok heves ediliyor. Evlâtların, orada nasıl bir kimliğe bürünecekleri düşünülmüyor. Hâlbuki kalp vahiyle buluşamazsa, o ilmin faydadan ziyade zararı oluyor.
Batıʼda tek kanatlı bir eğitim var, mâneviyat yok. Batıʼdaki ilim, materyalist ve seküler zihniyetle verilen bir ilim… Bu ilim insanlığa saâdet mi, yoksa felâket mi getiriyor; işte bunu bugün Gazzeʼde, Orta Doğu’da, mazlum coğrafyalarda görüyoruz… Orada zulmedenler veya zulme destek olanlar, dünyevî bakımdan câhil insanlar değil, gayet tahsilli insanlar.
Demek ki hak dîn İslâmʼın ulvî ölçülerinden ve ahlâk değerlerinden mahrum bir şekilde verilen mâneviyatsız bir ilim, belki maddî terakkîyi temin ediyor ama, insanı insanlıktan uzaklaştırıyor.
Darwinʼin teorileri zihinlere hâkim oluyor. “Zayıf olan ölsün, güçlüler hayatta kalsın!” deniliyor.
Adam Smith’in fikirleri zihinlere yerleşiyor. “Bırakın yapsın, bırakın geçsin, altta kalanın canı çıksın!” anlayışı revaç buluyor.
Helâl-haram diye bir hassâsiyet zâten yok… Hak-hukuk-adâlet ancak güçlülerin tekelinde… Modern bir câhiliye devri yaşanıyor…
Velhâsıl eğer mâneviyat yoksa, alınan tahsil, fayda yerine zarar getiriyor.
Nurettin TOPÇU bu hususta şöyle diyor:
“Eğitim, bir ahlâk meselesidir. Öğrenmek zekânın, yapmak ahlâkın işidir. İnsanın mânevî yapısı düzenlenmedikçe onun teknik bilgileri bir işe yaramıyor. Hattâ faydalı olmaktan çok zararlı olabiliyor.”
Bu itibarla, ilim tahsilinde dünya ve âhiret, madde ve mânâ, akıl ve kalp dengesi çok iyi gözetilmeli. Evlâtlarımız, meslekî eğitimlerini en güzel şekilde alıp dünyadan nasiplerini unutmamalı, fakat mânevî değerlerini de en güzel şekilde kazanmalı.
Bu sayede fazîlet ve takvâ ehli, gönülleri mârifetullah ve muhabbetullah ile müzeyyen, sâlih, edepli, hakşinas, vicdanlı, ahlâklı, istikâmet ehli hoca efendiler, muallimler, doktorlar, mühendisler, işçiler, işverenler, memurlar, idareciler olarak yetişmelidir…
Dipnotlar:
[1] Mustafa Eriş, Mahmud Sâmi Efendi’den Hâtıralar, I, 20-21. [2] Bkz. Âl-i İmrân, 102.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Toplumu Hayırlı Gençlik 2, Erkam Yayınları
YORUMLAR