Okumak, Öğrenmek, Tahsil Görmek, Nasıl Faydalı Hâle Getirilebilir?

İLİM

İlim tahsilinin ehemmiyeti mâlum. Fakat insanlığa huzur verecek gerçek tahsil nedir? Zira son zamanlarda tıp tahsili yapmış, Hipokrat yemini etmiş birtakım doktorların, nasıl “bebek katili” oldukları, nasıl örgütlü bir “suç şebekesi”ne dönüştükleri, epeyce gündem oldu. Okumak, öğrenmek, tahsil görmek, nasıl faydalı hâle getirilebilir?

Bütün nîmetler gibi ilim de, iki uçlu bir bıçak gibidir, hayra da kullanılabilir şerre de. Onu hayra kullanabilmek; evvelâ îmân, sonra selîm bir akıl ve müsterih bir vicdan ister. Bunun için evvelâ;

Gönül, vahiyle âhenk teşkil etmeli,

Akıl ve vicdan, hak ve hakîkati doğru bir şekilde idrâk etmeli,

‒İlim ehli, Kurʼân ve Sünnetʼin mânevî ikliminde tekâmül ederek güzel ahlâklı olmalıdır.

Yani ilmin faydalı olabilmesi için;

–Gurur, kibir, yalan, haset, ihtiras, vicdansızlık, merhametsizlik gibi nefsânî marazlardan kurtulmak ve buna mukâbil;

–Merhamet, şefkat, adâlet, hakkâniyet, diğergâmlık, fedakârlık, cömertlik, kul hakkı hassâsiyeti gibi güzel ahlâkla müzeyyen olmak îcâb eder.

 Mâneviyatsız bir eğitim hayatı, maalesef insanları âdeta tek kanatlı bir kuşa çeviriyor. Tek kanatla uçmaya çalışan bir kuşun da, günün birinde aç bir kedinin lokması olacağı muhakkaktır.

Unutmayalım ki insan, bu cihan mektebine kulluk imtihanı için gönderilmiştir. İlmin en mühim gâyesi de, insana Rabbini tanıtmasıdır. Cenâb-ı Hakkʼın kudret ve azameti karşısında kendi hiçlik, yokluk ve âcizliğini idrâk ettirerek, insanı takvâ üzere bir kulluğa sevk etmesidir.

Yunus Emre’nin dediği gibi:

“İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.”

Yani;

“Nefsini bilen, Rabbini de bilir.”

İnsan evvelâ kendini bilecek, haddini bilecek, kulluğunu idrâk edecek.

 Cenâb-ı Hak, insanın menfî husûsiyetlerine dâir, âyet-i kerîmede;

“…Muhakkak ki o (insan), zalûm (çok zâlim) ve cehûl (çok câhil)dir.” (el-Ahzâb, 72) buyuruyor.

Mânevî terbiyeden nasip almamış bir insan “zalûm”dur; en büyük zulmü de kendine yapar; zira ebedî istikbâlini kendi eliyle mahveder.

İkinci olarak da “cehûl”dur. Yani “Niçin dünyaya geldi, kimin mülkünde yaşıyor, geliş niye, gidiş niye, bu akış nereye?..” bunları tefekkürden uzaktır.

Sayısız hikmet tecellîleriyle dolu bu cihan dershânesinde en büyük cehâlet, Allâhʼı unutmaktır. En zarûrî ilim de Allâhʼı bilmektir.

Zira bütün ilimler, Allah Teâlâ’nın varlıklara ve hâdiselere koyduğu kânunların keşfinden ibârettir. İlimlerin ilerlemesi de bu keşiflerin artırılması ile mümkündür. Lâkin bu kânunları tespit edip orada takılı kalmak, hakîkî mânâda “bilmek” değildir.

 Bilmek, eserden müessire, sanattan sanatkâra, ulaşarak kâinatta hüküm süren bu kânunların sahibini bilmektir. O’nun kudret ve azametini idrâk edebilmektir. Bunun neticesi de, O’nun rızâsını kazanmak için gayret sarf edebilmektir.

Bilmek, ilâhî kudret nakışlarına âşinâ olup varlıkların hâl lisânından anlayabilmektir.

Bilmek, ihtiyaca cevap vereni bulmaktır. En mühim ihtiyaç ise, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere “müslüman olarak can verebilmek”tir.[1]

İşte ilmi bu gâye ile tahsil eden, yani onu “irfan” hâline dönüştürebilen kişi, hakikî mânâsıyla “bilen”lerden olur.

İlim tahsili, buna vesîle olduğu ölçüde faydalı, aksi hâlde faydasızdır. Hattâ ham nefisler ve nâ-ehil kimseler elinde, şerre âlet olabilmektedir.

Nitekim tarihte zulümleriyle meşhur olmuş bulunan Firavun, Nemrut, Kârun, İskender, Hülâgu, Hitler, 1945ʼte Japonyaʼya atom bombası atarak iki şehri kömür edenler, günümüzde de siyonist işgalciler ve onlara sınırsız destek veren güyâ medenî(!) güruhlar, dünyevî bakımdan hiç de câhil insanlar değil.

Bilâkis bunlar; bilimde, fende, teknolojide ulaştıkları bilgi sâyesinde, zulüm ve katliamlarını çok daha büyük çapta gerçekleştirebiliyorlar. Yine bunlar, mazlum coğrafyaların âdeta kanını emerek onları rahatça sömürebiliyor, sonra da zulüm ve haksızlıklarını ustaca maskeleyebiliyorlar…

Bu bakımdan medeniyet; bilimde, fende, teknolojide ilerlemekten ibâret değildir. Nitekim Batı, bu sahalarda ilerlemekle daha medenî olmadı, aksine daha da vahşîleşti.

Sahip olduğu dünya görüşüyle; sırf kendi menfaatini düşünen, hodgâm/bencil/egoist, cimri, duygusuz, merhametsiz,

“Altta kalanın canı çıksın, zayıflar tâlihine küssün!” diyen, vicdansız bir insan tipi meydana getirdi.

Liberalizm’in kurucusu Adam Smith:

“Laissez faire, laissez passer: Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar.” dediği gibi, sorgusuz-sualsiz, âdeta âhiretsiz bir dünya anlayışıyla, hak-hukuk, insaf ve izʼâna vedâ edildi.

İnsanın dışı süslenip yaldızlanırken, iç dünyası karanlık bir nefsâniyet mezbelesine dönüştürüldü.

Onların; adâlet, hakkâniyet ve fazîlet yerine, sırf menfaat odaklı tahsillerinin acı neticelerini -bugün Filistin başta olmak üzere- bütün mazlum coğrafyalarda görüyoruz.

Zira ulaştıkları ilim ve teknolojiyle;

–Daha hızlı ve daha fazla insan öldürebiliyorlar.

–Yaptıkları katliamları normal, suç işlemeyi kendileri için bir hak görebiliyorlar.

–Kazandıkları güçle dünyayı kendi zulüm ve haksızlıklarına boyun eğmeye daha kolay iknâ ve icbâr edebiliyorlar.

–Güçlünün haklı sayıldığı, zâlimin hiçbir hukuk kâidesi tanımadan istediği gibi zulmedebildiği çarpık bir dünya nizâmını, insanlığa dayatabiliyorlar.

Câhiliye toplumunda da güçlünün haklı sayıldığı bir kast sistemi vardı.

Hind…(Ben bir köleyle bir mi olacağım?!.)

Bu adâletsiz ve acımasız sistem, maalesef bugünkü küresel sistemin modern câhiliyesinde de hüküm sürüyor.

İnsan hakları ve demokrasinin sözcülüğünü kimseye bırakmayan güyâ medenî ülkeler, zâlimlerin zulümlerine gizli-açık destek vererek ortak oluyorlar.

Kendilerine bu zulmün zerresi yapılsa dünyayı ayağa kaldıracak olanlar, mazlum halklara yapılan en ağır zulümlere seslerini çıkarmıyor, hattâ desteklerini açıklıyorlar…

 Demek ki ilim, kültür, teknoloji tek başına ne hayır menbaıdır ne de şer... Onu faydalı veya zararlı kılan; ona sahip olan yüreklerin mânevî keyfiyetidir.

Bu bakımdan ilmi, ya mânen olgun kimselere vermek îcâb eder, ya da ilim tâliplerini hamlıktan kurtarıp mânen tekâmül ettirmek gerekir.

Zira vahiyle buluşmayan, Allah korkusuyla terbiye olmayan gönüller, ellerindeki bilgi ve kâbiliyeti yanlış kullanmaktan kurtulamazlar.

Yine böyle kimseler, hevâ ve heveslerini tatminden, dünyevî menfaatlerini teminden başka bir şey düşünmez, bu hususta hiçbir kâide tanımazlar.

Meselâ sırf dünyevî menfaat odaklı bir eğitimden geçen biri;

Hu­kuk tah­si­li görse, hak ve adâ­let tev­zî ede­ceği yer­de zâlim bir cel­lat kesiliverir.

Tıp tah­si­li yapsa, şifa da­ğı­ta­cağı yer­de bir in­san ka­sa­bı veya bir organ kaçakçısı hâline geliverir. Cinayetle para kazanmaya çalışan vahşî bir muhterise dönüşüverir.

–Bir idareci olsa, şefkat, merhamet ve hakkâniyetten nasibi olmadığı için, emri altındakilere zulmeden bir gaddar oluverir.

Böy­le ham bir insan, bir câ­hi­lin cehâletiyle yapamayacağı za­ra­r ve ziyânı, dünyevî ilim sâ­ye­sin­de kat kat fazlasıyla ir­ti­kâb ede­bi­lir.

 Bunun için Cenâb-ı Hak:

“…Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (lâyıkıyla) korkar…” (Fâtır, 28) buyuruyor.

Yani gerçek bir ilim, kulu takvâʼya / Allah korkusuna ulaştıran ilimdir. Allah korkusuyla kul ve mahlûkat hakkından titizlikle sakınmayı temin eden ilimdir.

Meselâ Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bir seyahat esnâsında bir ağaç altında durur ve yemek yer. Yemeğini bitirip yoluna devam eden Hazret, hayli yol aldıktan sonra torbasının üzerinde bir karınca görür. Bunun üzerine:

“–Allâh’ın bu mahlûkunu vatan-cüdâ ettim.” diyerek geri dönüp karıncayı tekrar o ağacın altına bırakır.

Allah korkusu ve muhabbetiyle mezcolmuş bir ilim, insanı böyle bir fazîlet timsaline dönüştürüyor.

Bunun aksine Allah korkusu olmayan insanlar elindeki bir ilim ise, zulüm ve haksızlıkları daha rahat işleyebilmek için kullanışlı bir âlet hâline geliyor.

Bunun içindir ki, bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:

“İlim talebi her müslümana farzdır. İlmi, lâyık olmayan kimseye öğreten kimse ise domuzların boynuna mücevherât, inci ve altın takan kimse gibidir.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

Mevlânâ Hazretleri de;

“Ahlâksıza ilim öğretmek, eşkıyânın eline kılıç vermek gibidir.” diyerek, ilmi, ona lâyık olan kimselere vermenin lüzûmunu yahut da ilim tahsilinin mânevî terbiye ile mezcedilmesinin zarûretini ifade etmiştir.

 Bugünkü eğitim sisteminde ne yazık ki kişinin sadece zihnî kâbiliyetlerine bakılıyor. Onun, ilmi lâyıkıyla taşıyabilecek kalbî meziyetlere sahip olup olmadığına dikkat edilmiyor.

Oysa ki, ebedî sa­âdet için, ilmin sırf zâ­hi­ren tah­sil edilmesi kâ­fî değil. Bunun için çift kanatlı bir eğitime ihtiyaç var:

Yani dünya ve âhiret, madde ve mânâ, beden ve ruh dengesi içinde bir tahsil zarurî...

[1] Bkz. Âl-i İmrân, 102

Kaynak: Osman Nuri Topbaş Hocaefendi